Fatih Sultan KAR


PAZARLILAR BİRLİĞİ'NDE SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ KİTABINA İMZA GÜNÜ RİZE PAZARLI Dr. M. TANER GÖREN'DEN ÇOK GÜZEL BİR DENEYİM PAYLAŞIMI

e-mail: fatihsultan.kar@gmail.com - Web: www.fatifsultankar.com


Hafta sonu muh­te­şem bir de­ne­yim pay­la­şı­mı­na ta­nık­lık ettik.
Rize Pazar’dan yola çıkıp İstan­bul Tabip Odası Baş­kan­lı­ğı­na uza­nan ba­şa­rı ve de­ne­yim dolu bir in­sa­nın mü­ca­de­le­si­ni ken­di­sin­den din­le­dik.
İstan­bul Pa­zar­lı­lar Bir­li­ği, Sol Parti PM üyesi Alper Taş’ın or­ga­ni­zas­yo­nun­la Dr. M. Taner Gören’in Ay­rın­tı ya­yın­la­rın­dan çıkan Sağ­lı­ğın Ölümü isim­li ki­ta­bı­nın imza gü­nü­ne ev sa­hip­li­ği etti.
SAĞ­LI­ĞIN ÖLÜMÜ
Sağ­lı­ğın Ölümü isim­li kitap, ma­ki­ne mü­hen­di­si ola­cak­ken te­sa­dü­fen dok­tor olmuş, dok­tor­lu­ğu çok sev­miş, he­kim­li­ği se­ve­rek uy­gu­la­mış, bil­dik­le­ri­ni öğ­ren­ci­le­ri­ne se­ve­rek öğ­ret­me­ye ça­lış­mış bir he­ki­min fer­ya­dı­nı yan­sı­tı­yor.
He­ki­min mu­aye­ne için gelen has­ta­sı ile yap­tı­ğı ko­nuş­ma­ya tıp di­lin­de “anam­nez alma” ve ar­dın­dan iz­ni­ni ala­rak has­ta­yı mu­aye­ne et­me­ye baş­la­ma­sı iş­le­mi­ne de “fizik mu­aye­ne” adı ve­ri­lir.​Son yıl­lar­da sağ­lık hiz­met­le­ri­nin özel­leş­ti­ril­me­si ve has­ta­nın bir müş­te­ri gibi gö­rül­me­si­nin ar­dın­dan has­ta­lık­la­rın ta­nım­lan­ma­sın­da bu iki önem­li yön­te­min ye­ri­ne ileri tek­no­lo­ji­le­rin ürünü ve ol­duk­ça pa­ha­lı la­bo­ra­tu­var tet­kik­le­ri­nin ko­nul­ma­sı he­kim­le­rin tanı koy­mak­ta zor­lan­ma­sı­na, has­ta­lar­la sü­rek­li karşı kar­şı­ya gel­me­si­ne sebep ol­mak­ta­dır.
Sa­nıl­dı­ğı­nın ak­si­ne, bil­gi­sa­yar tek­no­lo­ji­si­ne da­ya­lı hiç­bir ileri teş­his yön­te­mi anam­nez ve fizik mu­aye­ne­nin ye­ri­ni ala­bil­miş de­ğil­dir.
Dr. M. Taner Gören has­ta­la­rı­na zaman ayır­ma­nın, anam­nez almak ve ye­ter­li fizik mu­aye­ne yap­ma­nın he­kim­ler açı­sın­dan bir etik ge­rek­li­lik ol­du­ğu­nu dü­şün­mek­te­dir.
Ki­tap­ta yer alan anı­lar ve ger­çek hayat hi­kâ­ye­le­ri sağ­lık sis­te­mi­nin gel­di­ği yerin sor­gu­lan­ma­sı ve has­ta­la­rın müş­te­ri ola­rak gö­rül­me­si­nin ir­de­len­me­si­dir.
YA­ŞAN­MIŞ HASTA HİK­YE­LERİ
Dr. M. Taner Gören ese­ri­nin hemen gi­ri­şin­de kitap yazma ama­cı­nı şöyle ala­tı­yor:
Bir kitap yaz­mam ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da şüp­hem yoktu.
Ancak, nasıl bir kitap ol­ma­lıy­dı? Bu ko­nu­da epey kafa yor­dum.
He­kim­lik uy­gu­la­ma­la­rı içe­ri­sin­de en çok hasta ile ko­nu­şa­rak ve onu mu­aye­ne ede­rek teş­his koy­ma­yı sev­dim.
Bu yüz­den ya­za­ca­ğım kitap anam­nez ve fizik mu­aye­ne­nin yok ol­mak­ta oluşu hak­kın­da far­kın­da­lık ya­ra­ta­cak bir kitap ol­ma­lıy­dı.
Bu benim he­kim­li­ğe karşı, beni ye­tiş­ti­ren ho­ca­la­rı­ma karşı bir vefa bor­cum­du.
Böy­le­ce işe ko­yul­dum. Bu za­ma­na kadar, teş­his­le­ri ağır­lık­lı ola­rak anam­nez ve fizik mu­aye­ne ile ko­yul­muş çok sa­yı­da hasta hi­kâ­ye­si bi­rik­tir­miş­tim.
Bun­lar ara­sın­dan en ilgi çe­ki­ci olan otuz iki ta­ne­si­ni seç­tim. Bun­la­rı, kişi, yer ve zaman be­lirt­me­den hi­kâ­ye­leş­tir­dim.
Okur­la­rın bu hasta hi­kâ­ye­le­ri­ni ya­şa­yan ve yazan he­ki­mi biraz ta­nı­ma­la­rı­nı is­te­dim.
İkinci bölüm hasta hi­kâ­ye­le­rin­den olu­şu­yor.
Hepsi bire bir ya­şan­mış ger­çek hasta hi­kâ­ye­le­ri­dir.
Hi­kâ­ye­ler­de kul­lan­dı­ğım tıbbi te­rim­le­rin her­ke­sin an­la­ya­ca­ğı şe­kil­de açık­la­ma­la­rı­nı da yap­tım.
Ki­ta­bın he­kim­ler kadar hekim ol­ma­yan her ke­sim­den okur için de an­la­şı­lır ol­ma­sı­nı is­te­dim.
“Can çe­ki­şen Tıb­bın anam­ne­zi” başlı al­tın­da gü­nü­müz­de büyük so­run­lar ya­şa­yan, adeta can çe­ki­şen Tıbbı hasta bir insan gibi kar­şı­ma alıp bu kez onun anam­ne­zi­ni aldım.
Sırf para için ser­ma­ye sa­hip­le­ri­nin nasıl bir bi­ri­ki­mi yok et­me­ye ça­lış­tık­la­rı­nı göz­ler önüne ser­mek is­te­dim.
MEM­LE­KET HA­TI­RA­LA­RI
Dr. M. Taner Gören ese­rin­den mem­le­ket ha­tı­ra­la­rı: “Xey­ri­ye kaz­ya­ği! Xey­ri­ye kaz­ya­ği! (Hay­ri­ye, gaz­ya­ğı! Hay­ri­ye, gaz­ya­ğı!) Orak­la inek­le­re ot bi­çer­ken eli ke­si­len yen­ge­min ka­na­yan ya­ra­sı­nı gö­rün­ce tey­ze­me böyle ses­len­mi­şim.
Muh­te­me­len dört beş yaş­la­rın­day­dım, ha­tır­la­mı­yo­rum.
Bizim ora­lar­da bi­ri­nin eli ke­sil­se te­da­vi için ya­ra­ya gaz­ya­ğı dö­kü­lür­dü.
O za­man­lar ev­ler­de en önem­li ya­şam­sal mad­de­ler­den biri gaz­ya­ğıy­dı.
Ay­dın­lat­ma gaz­ya­ğı lam­ba­la­rıy­la ya­pı­lır­dı.
Ocak­ta­ki ateşi, fi­til­li ya da pom­pa­lı gaz ocak­la­rı­nı yak­mak için gaz­ya­ğı kul­la­nı­lır­dı.
Tıp Fa­kül­te­si­ne gir­dik­ten sonra yen­gem bana bu olayı an­la­tıp, “Senin dok­tor ola­ca­ğın o za­man­dan bel­liy­di” di­ye­rek şa­ka­la­şır­dı.
Fa­kül­te­yi bi­tir­mem­den bu yana kırk beş yıl geç­miş.He­kim­li­ği çok sev­dim. Hem kli­nik uy­gu­la­ma ala­nın­da hem de aka­de­mis­yen ola­rak tıp eği­ti­mi ala­nın­da se­ve­rek ça­lış­tım. Şimdi emek­li­yim ama he­ye­ca­nı­mı yi­tir­me­den mes­le­ği­mi uy­gu­la­ma­ya devam edi­yo­rum.
ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM ÇO­CUK­LU­ĞU­MUN AR­DE­ŞEN’İ
Rize’nin Ar­de­şen il­çe­sin­de 1958 yı­lın­da baş­la­yan ve Tıp Fa­kül­te­si­ne uza­nan eği­tim sü­re­ci­mi dü­şü­nü­yo­rum ha­fı­za­mı zor­la­ya­rak. En eski şey­le­ri ha­tır­la­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum. Ba­ba­mın, aynı za­man­da okul ar­ka­da­şı olan il­ko­kul öğ­ret­me­ni­me beni tes­lim eder­ken, “Eti senin ke­mi­ği benim” de­yi­şi­ni çok iyi ha­tır­lı­yo­rum. Ar­de­şen Mer­kez İlko­ku­lu deniz kı­yı­sın­da, güzel bir okul­du. Tüm gün eği­tim vardı. Öğ­len­le­ri, son­ra­dan Ame­ri­kan yar­dı­mı ol­du­ğu­nu öğ­ren­di­ğim, süt­to­zun­dan ya­pıl­ma sıcak süt ve­rir­ler­di. Pek hoş­lan­maz­dık. Ay­rı­ca diş fır­ça­la­ma alış­kan­lı­ğı ka­zan­ma­mız için diş fır­ça­sı ve diş ma­cu­nu ve­ri­lir­di. Ma­cu­nun nane tadı o kadar gü­zel­di ki tadı hâlâ ha­fı­zam­da du­ru­yor. Okul­da Lazca ko­nu­şul­maz­dı. Ko­nu­şur­sak kı­zar­lar­dı. Ne­de­ni­ni an­la­ya­maz­dım. Oysa benim ana­di­lim Laz­cay­dı. Okul­dan eve gel­di­ğim­de an­nem­le Lazca ko­nu­şur­dum: “Nana! Ma aci viyi, cari momçi” (Anne acık­tım, bana yemek ver). Babam ad­li­ye­de me­mur­du, baş­kâ­tip­lik ve no­ter­lik gö­re­vi vardı. Se­vi­len bir in­san­dı. Envai çeşit ağa­cın ya­yıl­dı­ğı, ba­har­da ara­la­rın­dan ren­gâ­renk çi­çek­le­rin, pa­pat­ya­la­rın fış­kır­dı­ğı, yem­ye­şil çi­men­ler­le kaplı ala­bil­di­ği­ne uza­nan düz­lük­ler­den geçen okul yolu... Akşam okul çı­kı­şı siyah il­ko­kul ön­lü­ğüm­le ko­la­lı beyaz ya­ka­lı­ğı­mın bir ucunu çözüp önüme sar­kıt­mış va­zi­yet­te o yol­dan neşe için­de eve doğru ko­şu­şum Ar­de­şen’deki il­ko­kul yıl­la­rı­ma ait ha­fı­zam­dan si­lin­me­yen gö­rün­tü­ler­dir.
KAY­BO­LAN GÜ­ZELLİKLER
Ba­ba­mın ça­lış­tı­ğı Hü­kü­met Ko­na­ğı, il­çe­nin or­ta­sın­dan geçen Ar­de­şen De­re­si’nin ke­na­rın­da bu­lu­nu­yor­du. Çevre kir­li­li­ği diye bir so­ru­nun ha­ya­tı­mız­da bu­lun­ma­dı­ğı yıl­lar­dı. Suyu bil­lur gibi temiz akan de­re­de sazan ba­lı­ğı sü­rü­le­ri yüzer ve ben hep on­la­rı ya­ka­la­mak is­ter­dim. Mut­la­ka mi­si­na ve kan­cam olur­du. Köp­rü­den sar­kıt­tı­ğım mi­si­nay­la balık ya­ka­lar­ken vak­tin nasıl geç­ti­ği­ni an­la­maz­dım. Ar­de­şen­de­ki son otur­du­ğu­muz ev, bir set ile ay­rıl­mış, o yö­re­ye özgü, Lazca adı “sapu” olan, halı ben­ze­ri bir otla kaplı, ina­nıl­maz gü­zel­lik­te iki düz­lük­ten yu­ka­rı yer­le­şim­li kı­sım­da ku­ru­lu müs­ta­kil bir evdi. Bizim evin ku­ru­lu ol­du­ğu düz­lü­ğün adı cen­net, aşağı yer­le­şim­li ola­nın adı ne­den­se ce­hen­nem­di. O düz­lük­ler­de okul çı­kı­şın­da veya tatil gün­le­rin­de nay­lon­dan ya­pıl­ma topla fut­bol oy­na­mak büyük ke­yif­ti. Kaç­kar­lar­dan kopup ina­nıl­maz gü­zel­lik­te­ki va­di­yi aşa­rak gelen ve eski adı “Pe­ru­ma” olan muh­te­şem Fır­tı­na De­re­si de­ni­ze dö­kü­lü­yor­du.
Bu ara­zi­de, tam bizim evin kar­şı­sın­da Ar­de­şen Ke­res­te Fab­ri­ka­sı ku­ru­luy­du.
Ke­res­te fab­ri­ka­sın­dan gelen taze doğ­ran­mış ke­res­te ko­ku­su hâlâ bur­num­da durur.
Şimdi bu arazi çok çir­kin bir şe­hir­leş­me so­nu­cun­da yok edil­miş du­rum­da­dır.
İlko­kul ikin­ci sı­nı­fın son­la­rın­da ’60 İhti­la­li ol­muş­tu.
So­ka­ğa çıkma ya­sa­ğı­nı hayal meyal ha­tır­lı­yo­rum.
Evi­mi­ze ilk radyo da o za­man­lar alın­mış­tı. Rad­yo­yu ilk kez mi­sa­fir­li­ğe git­ti­ği­miz bir evde gör­müş­tüm. Dokuz on yaş­la­rın­day­dım. İlko­kul üç bit­miş, dörde geç­miş­tim. Babam, Ar­de­şen’den doğ­du­ğum ilçe olan Pa­za­ra tayin edil­miş­ti. Artık Pa­zar­da ya­şa­ma­ya baş­la­mış­tık. Ar­de­şen’de hep ki­ra­da otur­muş­tuk. Şimdi kendi evi­miz­dey­dik. Pazar ol­duk­ça eski ta­ri­he sahip bir ilçe. Pazar’ın, Os­man­lı tah­rir def­ter­le­rin­de 1486 yı­lın­da Trab­zon San­ca­ğı­na bağlı Atina ka­za­sı ola­rak ka­yıt­lı ol­du­ğu gö­rü­lür. Cum­hu­ri­yet’in ila­nın­dan sonra, 1928 yı­lın­da Atina ismi de­ğiş­ti­ri­le­rek Pazar adı ve­ril­miş. Sa­nı­rım yö­re­de en büyük pazar orada ku­rul­du­ğu için bu isim ve­ril­miş. Pazar’ın bu­lun­du­ğu bölge antik çağda Kol­his (Colc­his) ola­rak bi­li­ni­yor.
UNU­TA­MA­DI­ĞIM CAMİİ HO­CA­SI
İlko­ku­lu bi­tir­di­ğim yaz ailem beni Kuran öğ­ren­mem için ma­hal­le­mi­zin ca­mi­ine gön­der­di. Bizim ora­lar­da yaz ta­til­le­rin­de yaşı uygun ço­cuk­la­rın aile­le­ri ta­ra­fın­dan ma­hal­le ca­mi­ine Kuran öğ­ren­me­ye gön­de­ril­me­si hâlâ devam eden bir ge­le­nek­tir. Ma­hal­le­miz­den ya­şı­tım olan kızlı er­kek­li sekiz on ar­ka­da­şım­la bir­lik­te ca­mi­ye git­me­ye devam ettik. Cami ho­ca­sı ol­duk­ça yaş­lıy­dı. Adını bil­mez­dik, her­kes ta­ra­fın­dan “Kortu Hoca” ola­rak bi­li­nir­di. Adı­nın Ab­dur­rah­man Kurt ol­du­ğu­nu yıl­lar sonra öğ­ren­dim. Araba yolu ol­ma­yan yük­sek köy­ler­den bi­rin­den­di. Ca­mi­de ka­lır­dı. Ancak bay­ram­lar­da kö­yü­ne gi­der­di. Ma­hal­le sa­kin­le­ri ho­ca­ya her akşam nö­bet­le­şe yemek yapıp gö­tü­rür­ler­di. Annem, ho­ca­nın ye­me­ği­ne çok öze­nir­di. Laz­ca­sı “minci” olan çö­ke­lek­ten yap­tı­ğı mıh­la­ma özel­lik­le çok güzel olur­du. Ho­ca­nın İstan­bul’da med­re­se­de eği­tim gör­dü­ğü söy­le­nir­di. İlginç bir ho­cay­dı. Hacca git­me­ye kar­şıy­dı. “Biz fakir bir mem­le­ke­tiz, Hac için har­ca­ya­ca­ğı­nız pa­ray­la okul, çeşme yap­tı­rın, Hacca git­miş kadar sevap ka­za­nır­sı­nız” derdi. Bir gün bir kadın, “Hoca Efen­di, radyo din­le­mek günah mıdır?” diye sor­muş. O da “Gıy­bet ya­pa­ca­ğı­na radyo dinle daha iyi” diye cevap ver­miş.
Hoca bir gün Ku­ran-ı Kerim’in ilk say­fa­sı­nı aça­rak bana uzat­tı ve “Oku ba­ka­yım” dedi. Tek­le­ye tek­le­ye ama doğru oku­muş­tum. “Tamam” deyip beni dur­dur­du. Sonra şöyle devam etti: “Sen artık oku­ya­bi­li­yor­sun. Bu ka­da­rı­nı bil­men yeter. Artık gel­me­ne gerek yok. Sen fen oku­ma­lı­sın.” Oku­du­ğum Kur’an’ı da bana he­di­ye etti. Çok et­ki­len­miş­tim. Ho­ca­nın söz­le­ri hiç­bir zaman ak­lım­dan çık­ma­dı. Tüm eği­ti­mim bo­yun­ca, li­se­de, Tıp Fa­kül­te­sin­de et­ki­len­di­ğim bir­çok öğ­ret­me­nim, çok de­ğer­li ho­ca­la­rım oldu. Ancak bana, “Seni en çok et­ki­le­yen hocan kim­dir?” diye sor­duk­la­rın­da, “Bir cami ho­ca­sı­dır” diye cevap ve­ri­yo­rum ve in­san­lar çok şa­şı­rı­yor­lar. Mes­lek ha­ya­tı­ma baş­la­dık­tan sonra, artık yolu ya­pıl­mış olan kö­yü­ne gidip ho­ca­nın evini bul­dum, ya­kın­la­rıy­la ta­nış­tım. Hoca uzun süre önce vefat et­miş­ti. On­la­ra bu hi­kâ­ye­yi an­lat­tım. Onlar da çok duy­gu­lan­dı­lar. Sonra Kortu Ho­ca­nın me­za­rı­nı zi­ya­ret ettim ve ba­şın­da Elham su­re­si­ni oku­dum. Bana he­di­ye et­ti­ği Kuran hâlâ du­ru­yor. Ben de onu, hi­kâ­ye­siy­le bir­lik­te oğ­lu­ma he­di­ye ettim.
Bu güzel de­ne­yim pay­la­şı­mı için Dr. M. Taner Gören’e, et­kin­li­ği or­ga­ni­ze eden Sol Parti PM üyesi Alper Taş’a, et­kin­li­ğe ev sa­hip­li­ği yapan Pa­zar­lı­lar Bir­li­ği Baş­ka­nı Mus­ta­fa Adem Atar ve yö­ne­tim ku­ru­lu­na te­şek­kür ede­riz.
DR. M. TANER GÖREN KİMDİR?
1952 yı­lın­da Rize’nin Pazar il­çe­sin­de doğdu. İlk ve or­ta­oku­lu Pazar’da, li­se­yi İstan­bul Vefa Erkek Li­se­sin­de okudu. 1969 yı­lın­da İ.Ü. Cer­rah­pa­şa Tıp Fa­kül­te­si­ne girdi ve 1975 yı­lın­da mezun oldu. As­ker­lik son­ra­sı 1977-1979 yıl­la­rı ara­sın­da SSK Eyüp Has­ta­ne­si Mes­lek Has­ta­lık­la­rı Kli­ni­ğin­de ça­lış­tı. 1979 yı­lın­da İ.Ü. İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si İç Has­ta­lık­la­rı Kür­sü­sün­de iç has­ta­lık­la­rı asis­ta­nı oldu ve 1983 yı­lın­da iç has­ta­lık­la­rı uz­ma­nı un­va­nı­nı aldı. 1983-1986 yıl­la­rı ara­sın­da SSK Gi­re­sun Has­ta­ne­sin­de mec­bu­ri hiz­me­ti­ni yaptı. 1986-1988 yıl­la­rı ara­sın­da On Dokuz Mayıs Ü. Tıp Fa­kül­te­si İç Has­ta­lık­la­rı Kür­sü­sün­de yar­dım­cı do­çent ola­rak ça­lış­tı. 1988 yı­lın­da İ.Ü. İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si Kar­di­yo­lo­ji Ana­bi­lim Da­lın­da kar­di­yo­lo­ji yan dal ih­ti­sa­sı­na baş­la­dı. 1991 yı­lın­da iç has­ta­lık­la­rı do­çen­ti, 1995 yı­lın­da kar­di­yo­lo­ji uz­ma­nı un­van­la­rı­nı aldı. 1998 yı­lın­da İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si Kar­di­yo­lo­ji Ana­bi­lim Da­lın­da pro­fe­sör­lük kad­ro­su­na atan­dı. 1977 yı­lın­dan beri İstan­bul Tabip Odası ak­ti­vis­ti olan Dr. Gören, 1992-1994 ve 1996-1998 yıl­la­rı ara­sın­da İstan­bul Tabip Odası Onur Ku­ru­lu üyesi, 2010-2012 ve 2012-2014 yıl­la­rı ara­sın­da iki dönem İstan­bul Tabip Odası baş­ka­nı ola­rak görev yaptı. 2016-2018 yıl­la­rı ara­sın­da Türk Ta­bip­le­ri Bir­li­ği Mer­kez Kon­se­yi üyesi ola­rak görev yaptı. 2018 yı­lın­dan bu yana Türk Ta­bip­le­ri Bir­li­ği Yük­sek Onur Ku­ru­lu üyesi ola­rak görev yap­mak­ta­dır. 2018 yı­lın­da İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si kar­di­yo­lo­ji Ana­bi­lim Dalı’ndan emek­li olan Dr. Gören özel bir tıp mer­ke­zin­de yarı za­man­lı ola­rak mes­le­ği­ni sür­dür­mek­te­dir.