Fatih Sultan KAR


ÜNLÜ EDEBİYATÇI İSMAİL HABİB SEVÜK'TAN RİZE'YE ÖVGÜ “İNSAN RİZE'YE BAKINCA VATANINI DAHA ÇOK SEVİYOR”

e-mail: fatihsultan.kar@gmail.com - Web: www.fatifsultankar.com


 

İsmail Habib Sevük 1900'lü yıl­la­rın ede­bi­yat ta­rih­çi­si, eği­tim­ci­si ve ya­za­rı­dır. Ka­le­me al­dı­ğı eser­ler de Türk dili ve ta­ri­hi açı­sın­dan de­ğe­ri yad­sı­na­maz ni­te­lik­te­dir. Önce Cum­hu­ri­yet Ga­ze­te­si’nde tef­ri­ka ola­rak, daha sonra kitap ha­lin­de ya­yın­la­dı­ğı yazı di­zi­sin­de Rize iline ge­niş­çe yer verir. 'İnsan Rize’ye ba­kın­ca va­ta­nı daha çok se­vi­yor” şek­lin­de bi­tir­di­ği 22 Ağus­tos 1937 ta­ri­hin­de Cum­hu­ri­yet Ga­ze­te­si’nde ya­yım­la­nan Rize baş­lık­lı ya­zı­sı­nı siz­ler­le pay­la­şı­yo­rum.
Deniz ka­ra­nın içine doğru tam bir yarım daire ya­pa­cak şe­kil­de; bir ucuna Taş­lı­de­re, diğer ucuna Fener denen; beş altı ki­lo­met­re­lik geniş bir kavis çi­zi­yor. Bu kav­sin ar­ka­sın­da şark­tan Hohol, garp­tan Mo­li­va dağ­la­rı, gür­büz or­man­lı sırt­lar ile dalga dalga aza­met­li bir fon ha­lin­de, kı­yı­da­ki­ne mu­va­zi ola­rak ikin­ci bir kavis yap­mış. Ay­rı­ca dağ­la­rın şa­ku­lî kav­sin­den de­ni­zin sa­tıh­lı kav­si­ne amu­den, mev­zun fa­sı­la­lı, sıra sıra, yeşil yeşil, de­ni­ze yak­laş­tık­ça yas­sı­la­şıp kı­yı­da büs­bü­tün düz­le­şen altı yedi tane tepe in­mek­te­dir. Dağ­lan kı­yı­ya pa­yan­da­lı­yan te­pe­ler.
RİZE HA­VA­SI
Bu sıra te­pe­ler ol­ma­say­dı dağ­lar dik, belde ezik, ve gö­rü­nüş silik ola­cak­tı. Fakat kı­yı­yı ted­ri­cen dağ­la­ra kal­dı­ran bu te­pe­ler sa­ye­sin­de dağ­la­rın dik­li­ği yu­mu­şa­mış, Rize artık ne dağ di­bin­de ezi­len, ne düz kı­yı­da sır­tüs­tü se­ri­len değil her ta­ra­fı­nı ser­pi­le ser­pi­le gös­te­ren haspa bir bel­de­dir. Dağ­la­rın ha­cim­li çiz­gi­si, de­ni­zin per­kâr­lı çiz­gi­si, te­pe­le­rin cet­vel­li çiz­gi­si; çiz­gi­le­rin bu zen­gin hen­de­se­si­ni daha zi­ya­de ar­tır­mak için, altı yedi te­pe­den en or­ta­da­ki de­ni­ze doğru tatlı bir ka­ba­rık­lık­la bir mik­tar uza­ya­rak büyük kavsi ay­rı­ca iki kavse ayır­mış. Top­ha­ne denen bu burun sa­ye­sin­de Rize iki liman ka­zan­dı. Şark­ta­ki liman daha emin, az rüz­gâr tu­tu­yor; garp­ta­ki daha derin, va­pur­lar oraya de­mir­li­yor. Dağ­lar orman orman, te­pe­ler yeşil yeşil, ve hepsi kâgir, hepsi bir­kaç katlı evler hep beyaz beyaz. Ev­le­ri ta­şı­yan te­pe­ler­le te­pe­le­re yas­la­nan evler ara­sın­da ya­kı­şık­lı bir tezat var. Te­pe­ler de­ni­ze yak­laş­tık­ça al­ça­la­rak kı­yı­da sona er­dik­le­ri halde kı­yı­da sık sık duran evler te­pe­ler­de iler­le­dik­çe sey­rek­le­şip ni­ha­yet te­pe­le­ri bi­tir­me­den bi­ti­yor­lar.
RİZE DENİZE HÜR­MET EDİYOR
Şeh­rin asıl göv­de­si Top­ha­ne bur­nu­nun gar­bın­da­ki koy kı­yı­sın­da­dır. Yeni par­ke­len­miş ana cadde bu kı­yı­ya temiz ve ferah bir kor­niş ha­lin­de uzan­mış. Bel­de­nin be­le­di­ye, otel, hü­kü­met ko­na­ğı, Hal­ke­vi gibi mühim ya­pı­la­rı ve mü­es­se­se­le­ri hep bu cad­de­nin iki ta­ra­fın­da­dır. Trab­zon de­ni­ze küs­kün, Sam­su­nun deniz kı­yı­sın­da cad­de­si yok, fakat Rize de­ni­ze hür­met et­me­ği bi­li­yor.​On dört bin­lik bel­de­nin sık­let mer­ke­zi­ni ta­şı­yan bu düz­gün par­ke­li ana cad­de­nin uzun­lu­ğu üç beş yüz metro amma şeh­rin boyu da eni de ki­lo­met­re­ler­ce sür­mek­te­dir. Bu yüz­den ma­hal­le­ler ken­di­le­ri­ne köy gibi ba­kı­yor­lar ve bu­ra­da şehir adı yal­nız alış­ve­riş ya­pı­lan çar­şı­ya ve­ri­li­yor. Dük­kâ­na gel, şe­hir­de­sin; evine git.
BAS­TO­NU­NU TOP­RAK­TA UNUT­MA! HEMEN FİLİZLENİR
Ağaç, ağaç... Güneş sıcak, yağ­mur bol, top­rak sıh­hat­li; ağaç ne olmaz? Be­le­di­ye ya­nın­da yeni ya­pı­lan park­ta mo­mu­za denen ağaç­lar var, se­ne­de iki defa çiçek açı­yor. Deniz kı­yı­sın­da dört duvar çe­vi­re­rek yap­tık­la­rı spor sa­ha­sı­na bir iki par­mak ka­lın­lı­ğın­da top­rak serp­miş­ler; saha der­hal yem­ye­şil olu­ver­miş. Şu bah­çe­de, bas­to­nu­na da­yan­mak için ucunu top­ra­ğa sokup et­ra­fı sey­ret­tik­ten sonra sakın bas­to­nu orada unut­ma, belki fi­liz­le­ni­ve­rir!
AĞAÇ­LAR DİYARI RİZE
Rize’nin meş­hur si­ma­sı Ma­ta­ra­cı’nın bah­çe­si­ni ge­zi­yo­ruz. Her sıcak yerde ye­tiş­ti­ği­ni gör­dü­ğü­müz por­ta­kal, man­da­li­na, pal­mi­ye gibi ağaç­la­rı ve çeşit çeşit çam­la­rı geç. İşte ka­uçuk ağacı, yap­rak­la­rı du­var­cı lâ­ma­sı­na ben­zi­yor, yap­ra­ğın mih­ver daman koyu pembe ve yap­rak yeşil lâs­tik gibi. İşte keten ağacı; el­ya­fın­dan beyaz keten ya­pıl­mak­ta­dır, yap­ra­ğı ince ka­di­fe gibi. Ve işte kavun ağacı; ver­di­ği mah­sul sa­hi­den ka­vu­na yakın, ken­di­sin­den reçel ya­pı­lan bu por­ta­kal cins­li mah­su­lün ol­gun­laş­ma­dan ön­ce­ki rengi koyu nefti ve ol­gun­la­şın­ca açık sarı. Ec­ne­bi mem­le­ket­ler­den, uzak di­yar­lar­dan, ya­ban­cı coğ­raf­ya­lar­dan ge­ti­ril­miş daha çeşit çeşit bir sürü ağaç. Susak ka­bak­la­rı­nın kü­çü­ğü­ne ben­zi­yen Rus ar­mut­la­rı, limon ren­gin­de por­ta­kal veren Ame­ri­ka­lı gre­piş­ler, Bre­zil­ya el­ma­la­rı, bil­mem ne­re­nin ki­raz­la­rı. Ve işte fil ku­lak­la­rın­dan bir iki misli ge­niş­li­ğin­de­ki keh­ri­bar renk­li yap­rak­la­rım hü­küm­dar se­rin­let­me­ğe mah­sus yel­pa­ze­ler gibi sal­la­yan muz­lar. Ve hele yakut renk­li inci bi­çi­min­de­ki to­hum­la­rı birer alev kat­ra­sı gibi par­la­yan tel saçlı kuş­kon­maz­la­rın saksı süsü ha­lin­de top top ve hanım ha­nım­cık du­ruş­la­rı.
YER­YÜ­ZÜ CEN­NETİ
Rize’de çeşit çeşit ne­ba­tî ik­lim­ler bir­bi­ri­ni ya­dır­ga­ma­dan haşir ve neşir olu­yor. Bütün bu ağaç­lar kışın dahi yap­rak­la­rı­nı dök­mü­yor­lar. Yeşil Bursa’da güz­den sonra yal­nız sel­vi­le­rin rengi kalır. Fakat Rize’de yeşil mev­sim­lik değil ezel­lik­tir. Daimî bir bahar; din ki­tap­la­rı da cen­ne­ti böyle tas­vir eder­ler. Bütün bu ağaç­lar için­de en fay­da­lı olan en bodur olan­dır. Boyu ancak dize kadar gelen çay fi­dan­la­rı. Zi­ra­at Ve­kâ­le­ti dört beş yıl evvel bu­ra­da bir çay fi­dan­lı­ğı tesis etti. Elde edi­len çay çok mü­kem­mel; ko­ku­su, lez­ze­ti, rengi çok enfes. Köy­lü­ye her yıl yüz bin­ler­le çay fi­da­nı tevzi edi­li­yor.
Üç dört sene sonra bütün ça­yı­mı­zı ken­di­miz temin ede­ce­ğiz. Bay­gın ko­ku­lu çay; yal­nız zevk ve keyif değil, bil­lûr bar­dak için­de eri­til­miş yakut şef­faf­lı­ğı ile göze de neşe olan çay, her yıl senin uğ­ru­na har­ca­dı­ğı­mız mil­yon mil­yon ser­vet artık kendi ül­ke­miz­de ka­la­cak.
GARAL DAĞI / ZİRAAT BAH­ÇESİ
Çay fi­dan­lı­ğı es­ki­den Garal denen te­pe­nin üze­rin­de­dir. Şimdi oraya Zi­ra­at te­pe­si de­ni­yor. Orada yal­nız fi­dan­lı­ğı değil, o en yük­sek yer­den bel­de­nin umumî pa­no­ra­ma­sı­nı da gö­re­ce­ğiz. Yo­kuş­lu, dar.
Ar­na­vut kal­dı­rım­lı, fakat dö­şe­me­si düz­gün, ve yeni yı­kan­mış gibi ter­te­miz iç so­kak­lar­dan do­la­na­rak, ni­ha­yet has­ta­ne ya­nın­dan, me­yil­li bir şe­kil­de yere ya­tı­rıl­mış bir mer­di­ven gibi uza­nan, beş altı yüz ba­sa­mak­lı bir yolu da ge­çin­ce asıl te­pe­ye var­dık.
Ooh, temiz çiz­gi­li, temiz yüzlü bir park ve dört ta­raf­tan eşsiz bir te­ma­şa. Sa­ğı­mız­da Pe­ri­pol te­pe­si, orta yer­den sır­tı­nı tatlı bir şe­kil­de hör­güç­le­te­rek şeh­rin en kesif ol­du­ğu kısma in­mek­te­dir. Onun ile­ri­sin­de Çan­çul te­pe­si, Top­ha­ne bur­nu­nun şar­kın­da­ki sey­rek evli Por­ta­kal­lık ma­hal­le­si­ni teş­kil edi­yor. Daha ile­ri­de Hohol dağ­lar ile ka­rı­şan bir iki tepe. Kı­yı­da­ki düz­lük­te dol­gun bir saf ha­lin­de duran evler te­pe­ler­de! av­cı­ya ya­yıl­mış gibi gö­rü­nü­yor­lar. Solda Kale Te­pe­si. Bu­lun­du­ğu­muz te­pey­le onun ara­sın­da­ki derin vâ­di­den Kale de­re­si akı­yor. Te­pe­ye kendi is­mi­ni ver­di­ren kale, üç ta­raf­ta, mu­rab­ba şe­kil­li ve üst kıs­mı­nın burç­la­rı kal­ma­dı­ğı için tıpkı bir masa gibi gö­rün­mek­te­dir. Fakat kalın bir ye­şil­lik ka­le­yi üst­ten, yan­dan ve her ta­raf­tan sım­sı­kı kap­la­dı­ğı için ma­sa­nın ken­di­ni değil yal­nız ör­tü­sü­nü gö­rü­yo­ruz.
TRAB­ZON­LU­LAR İŞİTMESİN
Ka­le­den iler­de Mo­li­va te­pe­si; onun­la Kale te­pe­si ara­sın­da gene de­min­ki gibi derin bir vâdi var. Ora­da­ki suya De­ğir­men­de­re de­ni­yor. O vâ­di­nin ehem­mi­ye­ti ispir ve Er­zu­rum’a gi­decek şo­se­nin ora­dan geç­me­sin­de­dir. Şose Er­zu­rum’a kadar gi­de­bil­se Rize kara ta­ra­fın­da­ki mah­sur­luk­tan kur­tu­la­cak ve bunu Trab­zon­lu­lar işit­me­şin - daha kısa, hele kışın Kop ve Zi­ga­na gibi so­run­lar bu­lun­ma­dı­ğı için, daha el­ve­riş­li bir tran­sit yolu ka­za­nı­la­cak. Te­pe­yi do­la­na­rak, ar­ka­dan kara ta­ra­fı­na ba­kı­yo­ruz. Dalga dalga vâ­di­ler ve dalga dalga ka­ba­ran ufuk ge­niş­lik­le­ri. Hep bah­çe­ler için­de sey­rek sey­rek evler. Bu­ra­sı iç Rize. Bu­ra­nın da apay­rı bir gü­zel­li­ği var. Arazi iç içe iki çem­ber yap­mış. Sağ­dan Mo­li­va ve sol­dan Hohol’un vü­cu­da ge­tir­dik­le­ri daha ka­ba­rık dış çem­ber: sonra onun için­de Kale te­pe­si etek­ler ile Hohol’dan sar­kan kol­la­rın yap­tık­la­rı ikin­ci çem­ber. En or­ta­da da Yağ­lı­taş denen tek bir tepe var. Ka­ya­lık­lı zir­ve­si ile bu tepe çifte ke­nar­lı yeşil bir sini or­ta­sın­da ba­kı­rım trak bir kâse gibi du­ru­yor.
BU­RA­DA HAYAT BAŞKA
Akşam oldu. Gene deniz ta­ra­fı­na ge­le­rek grubu sey­re­di­yo­ruz. Ka­ra­de­niz bel­de­le­ri­nin hep­sin­de, güneş hep de­niz­de bat­tı­ğı için, güzel grup­lar olur.
Fakat bu­ra­da­ki grup: Te­pe­den tam bir yarım daire şek­lin­de gö­rü­nen dur­gun koyda alev vur­muş bu­lut­la­rın kızıl akis­le­ri ile çep­çev­re dağ­la­rın yeşil akis­le­rin­den ikisi de bir­bi­ri­ni ye­ne­me­ye­rek ikisi de bir­bi­ri­ne taviz ver­di­ği için nef­ti­den fi­li­zi­ye, lâ­ci­vert­ten ef­lâ­tu­na kadar öyle renk renk cüm­büş­ler olu­yor ki.
Va­ta­nı yal­nız gü­zel­li­ği, be­re­ke­ti ve ma­mur­lu­ğu için sev­me­yiz.
Eğer öyle olsa daha güzel, daha ve­rim­li, ve daha ileri yer­le­ri va­tan­dan daha çok sev­mek icap eder­di. Fakat 'insan Rize’ye ba­kın­ca va­ta­nı daha çok se­vi­yor”.